|
Türkiye’de nükleer enerji tartışmaları Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu (TAEK) tarafından hazırlanan “Nükleer Teknoloji ve Enerji
Geliştirme Projesi” ile yeniden gündeme geldi. Bakanlar Kurulu
kararı için Başbakanlığa sunulan proje, nükleer santrallerin
nerelere kurulacağı, nasıl bir teknoloji kullanılacağını içeriyor.
Ayrıca nükleer enerji üretim tesislerinde yerli katkının en yüksek
düzeye çıkarılması, yerli tasarım ve üretime dayalı araştırma ve güç
reaktörleri ile parçacık hızlandırıcılarının kurulması, tıp ve
endüstrinin radyoizotop ihtiyacının yerli olanaklarla karşılanması,
uranyum zenginleştirme dahil yakıt çevrimi tesisleri kurulması,
uranyum ve toryum aranması, Nükleer Teknoloji Merkezi kurulması gibi
faaliyetleri de kapsıyor. Öte yandan TAEK, nükleer enerji konusunda
“halkı bilinçlendirme” için faaliyetlere başladı. Bu kapsamda bir
eğitim filmi hazırlayan TAEK, bu filmi basın-yaygın organlarına
göndermeye başladı. [1]
Türkiye’de nükleer enerji girişimlerinin uzun bir tarihi var.
Türkiye'nin nükleer enerji rüyası 1960'ta başladı. ABD, Soğuk Savaş
döneminde Jüpiter balistik füzelerinin Türkiye'de konuşlanması
karşılığında Küçükçekmece'de nükleer araştırma reaktörünün
kuruluşuna yardım etti. İlk nükleer enerji santrali projesi ise
1967-70 yıllarında gündeme geldi. Yedi yıl sonrası için 300
megavatlık kurulu güçte bir santral düşünüldü. Ancak proje rafa
kaldırıldı. 1974'te Akkuyu'da bir nükleer santral kurulması
planlandı, bu da hayata geçirilemedi. TAEK, 1978'de Akkuyu için BM
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan yer lisansı aldı. 1983'te
dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından Akkuyu'ya 600 megavatlık
kurulu güçte bir nükleer santral projesi gündeme getirildi. O
dönemde Sinop'a da santral yapılması gündeme getirilmişti. Ancak
Özal'ın önerdiği 'yap-işlet-devret' modeli, nükleer santral gibi
yüksek yatırım maliyetleri gerektiren ve konvansiyonel elektrik
üretim sistemleri ile karşılaştırıldığında birim enerji başına
yüksek bir maliyetle üretim yapan nükleer santrallere özel sektörün
yatırım yapmaktan kaçınması nedeniyle cazip değildi ve proje rafa
kaldırıldı.
Çernobil kazasının ardından (1987) TAEK'in Nükleer Enerji Dairesi
kapatıldı. Ancak nükleer macerası bitmedi. 1992'de yedi firmadan
yeniden teklif istendi. 1994'te danışmanlık ihalesi açıldı, bir Kore
firması kazandı. 1998'de Akkuyu Nükleer Santral ihalesi tekrar
açıldı. ABD-Japonya ortaklı Westinghouse-Mitsubishi konsorsiyumu,
Kanada'nın AECL (CANDU) ve Almanya-Fransa ortaklı NPI firmaları
ihaleye teklif verdi. 25 Temmuz 2000'de dönemin başbakanı Bülent
Ecevit, nükleer enerji planlarından çok pahalı olduğu için
vazgeçildiğini açıkladı. Bakanlar Kurulu kararıyla ihale ertelendi .
[2]
Bu seferki girişim oldukça kapsamlı ve kararlı görünüyor.
Türkiye, yalnızca nükleer enerji santrali kurmakla kalmıyor, bu
santrallerde kullanılacak yakıt hammadesinin yerli uranyum ve toryum
madenlerinden elde edilmesinden başlayarak, uranyum zenginleştirme
işlemine, oradan da atıkların işlenmesine dek tüm yakıt çevrimini
yerlileştirmek istiyor. Bu iddialı proje yalnızca Türkiye’nin enerji
gereksinimine ilişkin projeksiyonlarla açıklanamaz ve ardında yatan
sebeplerin iyi değerlendirilmesi gerekir.
Bu çalışmada Türkiye’nin nükleer rüyasının yanlızca enerji
üretimine yönelik masum bir girişim olmadığı öne sürülmektedir. Bu
sav, Soğuk Savaş döneminde formüle edilen nükleer doktrinlerin
değişmesi ve ABD’nin saldırgan dış politikalarının yol açtığı
konjonktür içinde nükleer silahlanmanın küresel boyutta kazandığı
yeni ivme değerlendirilerek desteklenmeye çalışılmıştır. Bunun için,
Soğuk Savaş güç dengeleri içinde biçimlenmiş olan Nükleer Silahların
Yayılmasını Önleme Anlaşması ve Dış Uzay Anlaşması’nın ABD
tarafından nasıl işlevsileştirildiği, ABD’nin benimsediği yeni Milli
Güvenlik Stratejisi’nin ve Birleşik Nükleer Operasyonlar
Doktrini’nin küresel ölçekte ve Ortadoğu’da nükleer silahlanmayı
nasıl tırmandırdığı ve bu konjonktür içinde Türkiye’nin nükleer güç
olma hedefinin nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışacağız.
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması
1970 yılında yürürlüğe sokulan Nükleer Silahların Yayılmasını
Önleme Anlaşması (Nuclear Non-Proliferation Treaty, NPT) ile,
nükleer silahlara sahip olduğunu kabul eden beş devlet, yani ABD,
Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık, Fransa ve Çin’e nükleer silah
sahibi olmayan ülkelere nükleer silah ya da nükleer silah
teknolojisi aktarmayacaklarını kabul etmişlerdir. Buna karşılık,
nükleer silah sahibi olmayan devletler ise nükleer silah
edinmeyaceklerini ya da nükleer silah yeteneğine kavuşmaya
çalışmayacaklarını kabul etmişlerdi. Ayrıca nükleer silahlara sahip
olamayan devler de nükleer malzemelerin enerji üretimi gibi barışcıl
amaçlardan nükleer silah üretimine yöneltilmemesi için taahhütlerde
bulunacaklardı. Bu taahhütler nükleer silah sahibi olmayan her bir
devlet ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) arasında
yapılacak ayrı ayrı taahhüt anlaşmaları ile sağlanacaktı. Bu anlaşma
çerçevesinde her bir devletin sınırları dahilinde barışcıl amaçlarla
kullanılan sivil tesislerdeki tüm nükleer malzemeler IAEA’ya deklere
edilmelidir. IAEA denetçileri bu tesisleri düzenli aralıklarla
denetlemek üzere erişim hakkına sahiptir. Düzenli denetimler
yetersiz kalıyorsa IAEA deklere edilen tesisler dışında özel
denetimler de yapabilir. [4]
Şimdiye dek ABD ve diğer nükleer güçler, nükleer silah sahibi
olmayan devletlerin taahhütlerini yerine getirmeleri konusunda
oldukça kararlı davrandılar; ancak kendilerinin ve müttefiklerinin
yerine getirmedikleri taahhütler konusunda suskun kaldılar. NPT
yürürlüğe girdikten sonra Güney Afrika, İsrail, Pakistan ve
Hindistan da nükleer silah geliştirmişlerdir.
NPT, nükleer silah sahibi olmayan devletlerin barışcıl amaçlarla
nükleer enerji programları geliştirmelerine olanak tanımaktadır.
Birçok devlet, NPT’nin kendilerine nükleer santrallerde kullanılacak
yakıtı elde etmek üzere, uranyum zenginleştirmeden kullanılmış
yakıtı yeniden işlemeye değin tüm yakıt çevrimini içine alan bir
program geliştirme hakkı da tanıdığını iddia etmektedir. Ancak bu
tesisler devletlere nükleer silah üretiminde kullanılacak malzemeyi
de kısa sürede imal etme olanağı sağlamaktadır. Başka bir deyişle
zenginleştirme ve yeniden işleme tesisleri, nükleer silahlanma için
bir çeşit “gri bölge” oluşturmaktadır[4]. İran’ın uranyum
zenginleştirme tesisi ile ilgili kopartılan fırtınanın ardında bu
gerçek yatmaktadır. Türkiye de, TAEK tarafından hazırlanan “Nükleer
Teknoloji ve Enerji Geliştirme Projesi” çerçevesinde söz konusu
tesisleri kurmayı hedeflemektedir. Türkiye’nin nükleer teknolojiyi
bu kadar kapsamlı bir şekilde gündeme getirmesinin ardında yatan
güdüler, temelde Ortadoğu’daki güçler dengesi, NPT’nin özellikle de
ABD tarafında içinin boşaltılması ve ABD’nin izlediği saldırgan dış
politika nedeniyle yeni bir nükleer silahlanma yarışının başlaması
ile oluşan yeni jeopolitik konjonktür içinde değerlendirilmelidir.
NPT’nin Fiilen İşlevsizleştirilmesi Süreci:
NPT’nin etkisizleştirilmesi süreci 1980’li yılların başında
ABD’nin iki önemli bölgesel uydusu Pakistan ve İsrail’in
silahlanması ile başlamıştır. Simon Hersch, Pakistan’ın nükleer
silah geliştirme ve küresel nükleer karaborsada önemli bir aktör
olma sürecini New Yorker dergisinde ayrıntısı ile
anlatmıştır[5]. Hersch Afganistan’daki Sovyet işgaline
karşı yürütlen savaşta Pakistan’ın desteğini sağlama almak için,
Reagan ve Baba Bush dönemlerinde ABD’nin nükleer silah geliştirmesi
için Pakistan’a nasıl yardım ettiğini yazmıştır. ABD’den tedarik
edilen milyonlarca dolarlık yasaklanmış yüksek teknoloji malzemeleri
Pakistan’a satılmıştır. Pakistan’ın nükleer silahlanması komşusu ve
“tarihsel düşmanı” Hindistan’ı da nükleer silahlanmaya teşvik
etmiştir ve iki ülke 1990 yılından beri her an nükleer bir savaşa
dönüşebilecek adı konmamış bir savaş içindedir.
2004 yılı başlarında Libya’nın nükleer programından vazgeçtiğini
açıklaması ve tesislerini IAEA denetimine açması ile, Pakistan’ın
nükleer operasyonlarından sorumlu General Abdül Kadir Han’ın
Libya-Kuzey Kore-Pakistan üçgeninde nükleer karaborsa
operasyonlarını yönettiği açığa çıkmıştır. Libya’da bulunan ve
uranyum zenginleştirmekte kullanılan teçhizat Pakistan kökenlidir ve
Pakistan’ın nükleer savaş başlıklarını monte ettiği füzeler Kuzey
Kore’den satın alınmıştır. Bu gerçekler ortaya çıkınca suçun
faturası General Abdül Kadir Han’a kesilmiştir, ancak bunun bir
devlet politikası olduğu kesindir, zira teçhizat ve füzelerin Abdül
Kadir Han tarafından posta ile nakledilmesi pek de mümkün
değildir[6]. Kuzey Kore’nin de Pakistan desteği ile
geliştirdiği nükleer silahlanma programı sayesinde şu anda ya elinde
birkaç tane hazır nükleer savaş başlıkları bulunduğu ya da bunları
çok kısa bir süre içinde imal edebileceği tahmin
edilmektedir[7].
İsrail’in nükleer silahlanması ise ABD’nin bölgesel çıkarları
için uluslararası anlaşmaları nasıl hiçe saydığının başka bir
örneğidir. İsrail’in gizlice nükleer silah geliştirdiği Dimona
nükleer reaktöründe çalışan Mordechai Vanunu adlı bir teknisyenin
1986 yılında yaptığı açıklamalar ile dünya kamuoyunun gündemine
girdi[8]. İsrail nükleer programına 1958’de Fransa’nın
yardımı ile başladı ve bu reaktörün varlığı ABD casus uçaklarınca
belgelendi. İsrail, 1973 yılında Arap İsrail savaşında nükleer
alarma geçerek Sovyetler Birliği’ne Arap müttefiklerine tahdit
uygulaması ve ABD’ye de kendisini ciddiye alması yolunda bir mesaj
verdi. O zamandan beri İsrail’in savunma stratejisi, yenilgi ile
sonuçlanan bir savaştan varlığını sürdürerek çıkamayacağı öngörüsü
ile önalıcı saldırılara dayanmaktadır. Bu doktrin, İsrail-Filistin
sorununun siyasi çözümü için ortaya atılan önerilerin önünün
alınmasını da içermektedir. 1980 yılında Suudi Arabistan’ın çözüm
önerisine İsrail’in verdiği yanıt, nükleer silahlarla donatılmış
savaş uçaklarını Suudi petrol havzaları üzerinde uçurmak
olmuştur[9]. İsrail için nükleer silahlanma bölgesel
süpergüç olmanın vazgeçilmez bir koşuludur, ancak İsrail nükleer
silahlara sahip olduğunu kabul etmemekte ve NPT’yi imzalamamaktadır.
İsrail 1973 yılından beri ABD’nin bölgesel ileri karakolu olma
işlevi çerçevesinde bu ülkeden muazzam boyutlarda teknolojik ve
askeri yardım almıştır. 1978-1982 yılları arasında İsrail,
A.B.D.’nin bütün dünyaya yaptığı askeri dış yardımın %48’ini,
ekonomik yardımın ise %35’ini almıştır[10]. İsrail
1976’dan beri dünyada ABD’den en büyük dış yardım alan ülkedir ve
İkinci Dünya Savaşı’ndan beri toplamda birincidir. Özel mali ve
askeri yardımlar, ABD’de İsrail için yürütülmekte olan askeri
araştırma geliştirme dikkate alındığında bu rakamlar daha da çarpıcı
boyutlarda artacaktır[11]. Güney Afrika’daki ırkçı rejim
de nükleer silahlanması sırasında İsrail’den önemli bir teknolojik
destek almıştır[12].
İsrail’in beş büyük nükleer devletten sonra en büyük ve en
kapsamlı nükleer silahlanma programına sahip olan devlet olduğu
bilinmektedir. İsrail NPT’yi imzalamamıştır, yüzlerce nükleer
başlığa sahip olduğu tahmin edilmektedir ve 4,000 km menzilli
balistik füzelere (Jericho-2), nükleer silah taşıma kapasitesine
sahip uçaklara ve denizaltından atılabilen nükleer füzelere
sahiptir[13].
Bush’un son Hindistan ziyareti sırasında iki ülkenin sivil alanda
nükleer işbirliğine gideceğini açıklaması birçok yorumcu tarafından,
NPT’yi imzalamayan ve nükleer silahlara sahip olan bir ülke ile bu
türden bir işbirliğine gidilmesinin NPT’nin ruhuna aykırı olması
nedeniyle, bu anlaşmanın fiilen sona erdiğinin deklere edilmesi
olarak değerlendirilmiştir[14].
ABD’nin Yeni Milli Güvenlik Stratejisi ve Nükleer Tırmanış:
Eylül 2002 tarihinde yayınlanan ABD Milli Güvenlik Strateji
Belgesi Washington’un küresel hakimiyetine karşı yönelen meydan
okumaları ortadan kaldırmak üzere kuvvete başvurmaya hakkı olduğunu
ilan etmektedir. Bu, ABD’nin dünyayı tehdit kullanarak yöneteceği
anlamına gelmektedir. Buradaki konsept süregiden ya da beklenen bir
saldırıya karşı bir tepki olan “Önalıcı Savaş”tan farklıdır. Yeni
konsept, yani “Önleyici Savaş” ABD’nin kendisine potansiyel bir
tehdit oluşturduğuna inandığı herhangi bir ülkeye saldırma hakkı
olduğu anlamına gelir[15]. Irak yeni Ulusal Güvenlik
doktrininin “test tüpü” olarak düşünülmüş ve Irak işgali ile
amaçlanan ibret alınacak bir örnek oluşturmak istenmiştir. Ancak,
ABD için yalnızca tehdit oluşturma potansiyeli olan ülkeleri bile
saldırılacak hedefler olarak saptayan bu doktrin, hedef tahtasındaki
ülkelerin caydırıcı bir unsur olarak kitle imha silahlarına sahip
olma güdüsünü körüklemiştir. Başkan Bush tarafından Suriye, Irak ve
İran ile birlikte “şer eksenine” dahil edilen Kuzey Kore’nin nükleer
silah potansiyeli anlaşıldıktan sonra gündemden düşmesi bu
caydırıcılığın ne kadar işe yaradığına ilişkin iyi bir örnek
oluşturmaktadır.
ABD yeni kitle imha silahları geliştirmek üzere 1980’lerden beri
dondurulan nükleer silahlanma yarışına da hız vermiştir. ABD 1967
yılında yürülüğe giren Dış Uzay Anlaşması’nı da yırtıp atarak uzayın
silahlandırılması yarışını tırmandırmıştır. ABD tarafından
geliştirilen, dünyanın yörüngesinde dolaşıp birdenbire atmosfere
girerek herhangi bir yere uyarmadan ağır bir saldırı yapabilen
sesüstü Cruise Aracı, Dış Uzay Anlaşması’nın açık bir ihlalidir.
2000 yılında daha Bush’un Savunma Bakanı olmadan Donald Rumsfeld
tarafından kaleme alınan bir raporda ABD’nin bir haydut nükleer
saldırıya karşı savunma amacıyla acil olarak bir sistem geliştirmesi
gerektiği yazmaktadır. 11 Eylül saldırılarından sonra ABD hükümeti
bir füze savunma sistemi için 100 milyar dolar ödenek ayırdı. Beş
yıl sonra sistemin temel unsurları inşa edilmiştir ve bu sene
Alaska’ya 16 adet yerden havaya füze istasyonu kurulacak.
Ancak ABD’nin füzesavar kalkanı 1972’de SSCB ile imzalanan
nükleer füzelerin sınırlandırılması anlaşmasının çöpe atılması
anlamına gelmektedir. Bu anlaşmanın mantığı, füze sayısını
sınırlandırarak iki süpergüç arasındaki yokedici güç dengesini
korumaktır. Her iki taraf da bu sayede bir karşı saldırıdan sağ
çıkamayacağını bilerek diğer tarafa saldıramaz.
Şimdi tüm taraflar “füze savunma sisteminin” bir saldırı silahı
olduğunu anlamışlardır, bu da ilk nükleer saldırı da dahil
saldırganlık konusunda kendilerini özgür hissetmelerine neden
olacaktır. Bu durum ABD’li analistlerce ve potansiyel hedeflerce
üzerinde uzlaşılan bir yargıdır, hatta aynı kelimelerle ifade
edilmektedir: bir füze savunma sistemi yalnızca bir “kalkan” değil
aynı zamanda bir “kılıçtır” da[16].
Mevcut ABD planları da benzer bir Rus tepkisini kışkırtmıştır.
ABD’li analistler Bush-Putin yıllarında Rusya’nın askeri
harcamalarının üç katına çıktığını tahmin ediyorlar. Putin,
Rusya’nın nükleer cephaneliğini yenilemeye girişmiş ve ABD’nin
füzesavar sistemini dengelemek için Rusya’nın yeni bir savaş başlığı
geliştirdiğini açıklamıştır[17]. Bu savaş başlığı
konvasiyonel bir balistik füze ile uzaya fırlatılmaktadır, ancak
öngörülebilir bir yörünge ile hedefe yönelmek yerine atmosfere
girdiğinde manevralar yaparak yörüngesini değiştirebilmektedir. Bu
özelliği sayesinde, savaş başlığının yörüngesini öngörerek hedefe
doğru yol alırken önünü kesen ABD füze savunma sitemlerini etkisiz
hale getirmektedir. İlk prototip denemeleri başarıya ulaşmıştır ve
Rusya Savunma Bakanı Sergei Ivanov Rusya’nın 2010’a kadar “yeni
nesil” stratejik füzelere sahip olacağını beyan
etmiştir[18].
Çin’in de aynı yönde, belki de daha şiddetli bir tepki vermesi
beklenmektedir, çünkü bir füze savunma sistemi Çin’in halihazırda
çok sınırlı olan caydırıcı gücününün inandırıcılığına zarar
verecektir. Bu bir dalga etkisi yaratacaktır: Hindistan Çin’in
saldırı amaçlı stratejik silahlarının genişlemesine tepki
verecektir, Pakistan Hindistan’a, ve bu böyle
yayılacaktır[19].
Nükleer tırmanışın bir diğer boyutu da ABD’nin düşük kapasiteli
nükleer silahlar –sığınak tahrip eden bombalar- geliştirmiş
olmasıdır. B61 adlı bu termonükleer bomba, “yeraltına derinlemesine
nüfuz eden” ve “konvansiyonel savaş başlıklarının tahrip edemediği,
en derinlerdeki ve en iyi tahkim edilmiş yeraltı sığınaklarını yok
eden” bir silah olarak tanımlanmaktadır[20]. Rusya’nın
stratejik analistleri, bu silahların Ruslar’ın nükleer cephaneliğini
kontrol eden komuta sığınaklarını hedef aldığını biliyor. Ancak bu
yeni silahların tek hedefi Rusya değildir, bu silahların üçüncü
dünya ülkeleri ile meydana gelen çatışmalarda da kullanılması
planlanmıştır. Sığınak tahrip edici bu nükleer bomba, küresel
güvenliği arttıracak, barışı sağlayacak ve rejim değişikliğine
yardım edecek bir aygıt olarak sunulmaktadır. Pentagon, bombanın,
kitle imha silahlarının “devlet dışı organizasyonlar (teröristler)”
ve “haydut devletler” eliyle yayılmasının önlenmesi için
kullanılabileceğini iddia etmiştir.
Sığınak tahrip edici bu nükleer bombalarla ilgili en önemli
nokta, taktik nükleer silahlar ve konvansiyonel savaş silahları
arasındaki ayrımın silikleşmesidir. Bu aynı zamanda ABD’nin nükleer
doktrininin değişmesi anlamına da gelmektedir. Soğuk Savaş döneminde
ABD’nin nükleer doktrini, iki süpergüç arasındaki yokedici güç
dengesini korumak üzerine kurulmuştur. Karşılıklı tahdit ve
caydırıcılık, her iki taraf da bu sayede bir karşı saldırıdan sağ
çıkamayacağını bilerek diğer tarafa saldıramayacağı gerçeğinden
kaynaklanır. Nükleer silahların kullanılması ise nihai olarak
Başkan’ın kararı ile gerçekleşir.
ABD’nin nükleer savaş doktrini, 2005 yılında gözden
geçirilmiştir. Doctrine for Joint Nuclear Operations (DJNO)
–Birleşik Nükleer Operasyonlar Doktrini- “birleştirilmiş bir komuta
ve kontrol altında konvansiyonel ve nükleer saldırıların tümleşik
şekilde kullanılmasını” öngörmektedir[21]. Askeri
planlamacılar en etkin güç kullanımı, yani ortaya konan askeri
hedeflere ulaşmak için değişik silah sistemlerinin karma bir şekilde
kullanılması üzerine odaklanmaktadırlar. Bu bağlamda nükleer ve
konvansiyonel silahlar askeri komutanların savaş cephesindeki
gelişmelere göre içinden silah seçeceği “alet kutusunun” birer
parçasıdır.
Yeni nükleer doktrin, Eylül 2002 tarihinde yayınlanan ABD Milli
Güvenlik Strateji Belgesi’ne paralel bir şekilde “nefs-i müdafanın”
ötesine geçerek belirsiz bir tarihte kitle imha silahları
geliştirmesinden kuşkulanılan “haydut düşmanlara” karşı nükleer
silahlar kullanılarak “vaktinden önce eyleme geçmeyi” öngörmektedir.
Dolayısıyla İran gibi devletlerin kitle imha silahları programları
daha geliştirme aşamasındayken nükleer silahlar ile durdurulabilir.
Nükleer savaşı başlatmak için Başkan’ın onayı gerekli olduğu
halde bölgesel komutanlar Cephesel Nükleer Operasyonlar’da (Theater
Nuclear Operations-TNO) düşük kapasiteli nükleer silahlar
kullanılmasına karar verebilirler. Dahası, düşük kapasiteli nükleer
silahlar Pentagon tarafından “cıvardaki sivil halk için güvenli”
olduğu ve “yan hasarın en aza indirgendiği” gerekçesi ile “yeniden
sınıflandırılmıştır”, dolayısıyla bu tür silahların kullanımı
üzerindeki kısıtlamalar kaldırılmıştır.
Bu “yeniden sınıflandırma” son derece aldatıcıdır. Uzmanlar yerin
18 metre altında olan ve beton duvarla tahkim edilmiş olan İran’ın
Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisini tahrip etmek için 7-8
kilotonluk bir termonükleer bombanın gerektiğini, bunun da
Hiroşima’ya atılan bombanın yarısı gücünde olduğunu tahmin
etmektedirler. Patlama nedeniyle etrafa yayılan radyoaktif
serpintinin etkisinin ise yüzeyde patlatılan eşit güçte bir bomba
ile aynı olacağı tahmin edilmektedir[22].
ABD’nin Bush yönetimi altında uluslararası anlaşmaları hiçe sayan
saldırgan dış politikası ve geliştirdiği yeni doktrinler, nükleer
savaş ihtimalini daha da arttırmaktadır. Ortadoğu’nun nükleer
silahlanması ve İran ile yakın zamanda yaşanan gerginliğin bu
bağlamda değerlendirilmesi gerekir.
İran ve Nükleer Gerginliğin Tırmanması:
İran Başkan Bush tarafından tarif edilen “Şer Ekseni’nin” bir
parçası olarak yeni bir saldırının hedef tahtasındadır. Batı
basınında İran’a yönelik kampanya tüm hızıyla devam etmektedir.
İran’a yönelik propaganda iki temel varsayıma dayanmaktadır: 1) İran
kitle imha silahları üretmektedir 2) İran “İslamcı teröristleri”
desteklemektedir. Bu propaganda kampanyası birçok yönüyle Irak’a
yönelik propaganda kampanyasına benzemektedir. Kitle imha silahları
üretiyor ve “devlet-dışı terörist örgütleri” destekliyor olduğundan
kuşkulanılması, İran’ı bir “önleyici saldırının” hedefi haline
getirmek için yeterlidir.
İran’ın kitle imha silahları meselesi, tartışılmak üzere BM
Güvenlik Konseyi’ne götürülürken Başkan Yardımcısı Dick Cheney ABD
silahlı kuvvetleri statejik komuta karargâhına (USSTATCOM) 11 Eylül
benzeri bir saldırıya verilecek yanıt olarak “ihtiyati bir plan”
hazırlamaları emri vemiştir:
“Bu plan Iran’a karşı hem konvansiyonel silahlar hem de
taktik nükleer silahlar kullanılarak girişilecek geniş kapsamlı bir
hava saldırısını içermektedir. İran içinde, nükleer silah programı
geliştirme amacıyla kullanıldığından kuşkulanan sayısız tesisi de
içeren 450 kadar büyük stratejik hedef vardır. Bu hedeflerin çoğu
tahkim edilmiştir ve yeraltındadır, dolayısıyla konvansiyonel
silahlarla tahrip edilemez ve nükleer seçeneği düşünmek
gerekir.[23] ”
Cheney’in “ihtiyati planı” ikinci bir 11 Eylül vakasını önlemeye
yönelik olmadığı gibi, saldırı daha gerçekleşmeden İran’ın böylesi
bir saldırının arkasında olduğu önkabulü ile cezalandırıcı bir
bombardımanın derhal başlatılmasını öngörmektedir. Bu plan, 11
Eylül’den sonra, saldırıyı gerçekleştirenleri desteklediği
gerekçesiyle Afganistan’a karşı düzenlenen saldırı ile aynı
doğrultuda bir eylem planıdır, ancak bundan da öte ABD’nin nükleer
doktrininin, nükleer silahı olmayan ülkelere karşı ilk “önleyici”
nükleer saldırıyı yapma hakkını da içerecek şekilde yeniden formüle
edilmesi, ABD saldırganlığı açısından yeni bir boyuttur.
Şimdi İran’ın gerçekten de nükleer bir tehdit oluşturduğu
yolundaki iddiaların doğru olup olmadığına bakalım. İran NPT’yi
imzalamış bir ülkedir, ve bu nedenle nükleer tesisleri IAEA’nın
denetimine açıktır ve İran nükleer programının tamamen barışçıl
amaçlarla olduğunu iddia etmektedir. İran’ın üç adet ana nükleer
tesisi vardır: İlki Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisi,
ikincisi Arak’taki döteryum araştırma laboratuarı, üçüncüsü de
Buşehr’deki “hafif su” PWR (Pressurised Water Reactor-Basınçlı Su
Reaktörü) reaktörü.
Buşehr’deki reaktör İsrail’in Dimona reaktörü ile
karşılaştırıldığında ortaya şu tablo çıkmaktadır[24]:
Buşehr reaktörü güç çıktısını maksimize etmek için tasarlandığından
30-40 aylık yakıt döngüsü ile çalışmaktadır, yani bu periyodlarla
yeni yakıt yüklenmesi gerekmektedir. Bunun için reaktörün
çalışmasını durdumak gerekmektedir ve bu casus uçaklarla ya da
uydularca kolaylıkla saptanabilir. Dolayısıyla İran’ın nükleer silah
imalatında kullanılacak plütonyum elde etmek için reaktörü gizlice
durdurması imkansızdır. Bunun yanısıra bu santral nükleer silah
yapımında kullanılması imkansız olan üç plütonyum isotopu
üretmektedir (PU240, PU241, PU242). Oysa İsrail’in Dimona’daki “ağır
su” reaktörü, reaktörü kapatmadan kullanılmış yakıtın çıkarılabilen
ve yeni yakıt yüklenebilen “on-line” sistemi ile çalışmaktadır ve
girdi-çıktı miktarının saptanması imkansızdır. Ayrıca bu reaktör
nükleer bomba yapımında kullanılabilen PU239 isotopu üretmektedir.
Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisi ise Amerikan casus
uçakları tarafından 2002 yılında açığa çıkartılmıştır. İran’ın
uranyum zenginleştirme programının 1985 yılında başladığı, 1987
yılında Avrupalı aracılar sayesinde Abdülkadir Han şebekesinden
uranyum zenginleştirmekte kullanılan santrifüjlerin planlarının
satın alındığı tahmin edilmektedir. İran’ın bu santrifüjleri kurup
kurmadığı ve uranyum zenginleştirme işlemini gerçekleştirip
gerçekleştirmediği bilinmemektedir. Ancak 2 Ağustos 2005 tarihinde
Washington Post gazetesinde yer alan en güncel Ulusal Güvenlik
Tahmini raporuna göre İran’ın bir nükleer silah için gereken
malzemeleri bir araya getirmesi için en az on yıl gerekmektedir.
İran uranyum zenginleştirme programının barışcıl olduğunu ve bu
ülkeye uygulanan yaptırımlar nedeniyle nükleer enerji programının
sürekliliğini garantiye almak için uranyum zenginleştirme tüm yakıt
döngüsünü sağlıyacak tesislere sahip olması gerektiğini iddia
etmektedir.
Ancak uzmanlar İran’ın uranyum zenginleştirme tesislerini
tamamladıktan sonra nükleer silahlanma açısından gri bölgeye
gireceğini, ve tesislerini IAEA denetimine açsa bile, Kuzey Kore
gibi NPT anlaşmasını istediği zaman askıya alabileceğini, IAEA
denetçilerini ülkeden çıkardıktan sonra nükleer silah için gerekli
olan malzemeyi de altı ay ila bir sene içinde üretebileceğini öne
sürmektedir. Bu noktada, İran’ın özellikle Irak işgalinden sonra
ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığını kendisi için ciddi bir tehdit
olarak algıladığını ve nükleer programını hızlandırdığını öne sürmek
hiç de temelsiz bir sav olmayacaktır.
Türkiye’nin Nükleer Silah Hayali
Washington Post gazetesinde 7 Mart 2006 tarihinde yayınlanan bir
yazıda[25] İran’ın nükleer programının Türkiye’nin de
nükleer planlarını canlandırdığı öne sürülmüştü. TESEV’den Emekli
büyükelçi Özdem Sanberk “İran’ın nükleer üretim ile baskın güç
olacağını” ve İran-Türkiye ilişkisinin “asimetrik bir ilişki haline
geleceğini” belirtmişti. ABD yetkilileri ise Türkiye’nin İran’ın
nükleer programı ile ilgili rahatsızlığını, Tahran’ı bu programı
askıya alması için ikna etmek için oluşturulan uluslararası baskı
için kullanmaya giriştiler.[26]
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün, 16 Mart 2006 günü
Harp Akademileri'nde Harbiyelilere yaptığı konuşmada Türkiye'nin
nükleer silahlarla ilgili olarak ciddi bir tehditle karşı karşıya
bulunduğunu söyleyerek şunları belirtmiş:
"Uzakdoğu'dan başlayarak Ortadoğu'ya doğru uzanan nükleer eksenin
küresel kırılma hatlarıyla olan ilgisi ve birbirini çeşitli
şekillerde besleyen özel ilişkisi, bölgemizdeki güvenlik konusunu
çok daha karmaşık bir hale getirmektedir."
Bu sözlerden Türkiye'nin, karşı karşıya bulunduğu nükleer tehdidi
"dengelemek" veya "caydırmak" amacıyla, bir an evvel nükleer
silahlara yönelmesi gerektiği anlaşılabilir. Zira Huntington’ın
“Medeniyetler Çatışması” tezi kapsamında Türkiye iki uygarlık –İslam
ve Batı- arasında yer alan kırılma hattı üzerinde bulunduğu ileri
sürülmekte ve İran’ın nükleer programı ile bu kırılma hattının aynı
zamanda bir nükleer kırılma hattına dönüştüğü ima edilmektedir.
İptal edilen ilk nükleer santral ihalesinde yetkililerin ortaya
konan tercihlere ilişkin beyanları da Türkiye’nin nükleer güç olma
yolundaki hırsını açığa çıkarmaktadır. MHP Genel Başkanı ve Başbakan
eski Yardımcısı Devlet Bahçeli ile MHP’li Sanayi eski Bakanı Kenan
Tanrıkulu; nükleer santral kararı için Ocak 2000’de yapılan liderler
zirvesinde, atom bombası teknolojisini de getireceği gerekçesiyle
AECL-CANDU’dan yana görüş bildirmişlerdir[27].
Eski TAEK Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre bir yazısında
şöyle demektedir;
“TAEK, kendi uranyumumuza dayanan, yani, nükleer yakıt
bakımından bağımsızlığımızı garanti edecek olan, ‘tabii uranyum
yakıtlı ve ağır su soğutuculu’ nükleer reaktör teknolojisini
Türkiye’nin nükleer enerji politikasının temel ilkesi olarak kabul
etmiştir. Buna karşın TEK Nükleer Santraller Dairesi yetkililerinin
ille de ABD, Fransa, İngiltere, Almanya ve Rusya gibi ancak bir kaç
ülkenin tekelinde bulunan zenginleştirilmiş uranyum yakıtı üzerinde
ısrar etmeleri ise gereksiz ve milli menfaatlerimize zararlı bir
polemik doğurmuştur”[28].
Bugün nükleer santraller için yeniden ihaleye çıkılması gündeme
geldiğinde Aksiyon dergisinin haberine göre CANDU tipi nükleer
santraller yine favori olarak ön plana çıkmaktadır:
“Dünyada kullanılan ilk reaktör tipleri arasında
oturmuş teknoloji olarak bilinen PHWR tipi Kanada'nın (Canadian
Deuterium Uranium) CANDU reaktörleri de konuşulan alternatifler
arasında. İlk yatırım maliyeti diğer reaktörlere göre yüzde 10-20
daha yüksek olan bir teknoloji. Ancak zenginleştirilmiş uranyum
yerine doğal uranyum kullanıldığı için bu tip reaktörlerin işletim
maliyeti daha düşük. Türkiye'nin uranyum ve toryum kaynaklarını
kullanma isteğine cevap verebilecek en avantajlı teknoloji
CANDU'lar. Halen inşa halindeki 27 reaktörün 8'i CANDU. Teknolojiyi
Kanada'dan satın alıp kendi toryum kaynaklarıyla enerji üretimi
yapmaya çalışan Hindistan bu tip reaktörlerden 6 tane inşa
ediyor.”[29]
Burada söylenmeyen niyetin ne olduğu açıktır. Kanadalı nükleer
karşıtı bir grup olan Nuclear Awareness Project-Nükleer Bilinçlenme
Projesi’ne göre, Kanada’nın Pakistan ve Hindistan’a transfer ettiği
CANDU teknolojisi bu iki ülkenin nükleer silah programının temelini
oluşturmuştur[30],[31]. CANDU reaktörlerinde doğal
uranyum kullanılmakta, atık olarak nükleer silah yapımında
kullanılabilecek plütonyum izotopu üretilmektedir.
İran’a Karşı Türkiye’nin Desteği
Amerika’lı üst düzey yetkililerin 2005 yılı sonlarına doğru
Türkiye’ye üstüste yaptıkları ziyaretlerde İran’a karşı girişilecek
olası bir harekatın konuşulduğu anlaşılıyor. FBI Direktorü Robert
Mueller, CIA Direktorü Porter Goss, NATO Genel Sekreteri Jaap de
Hoop Scheffer ve ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice ardarda
Türkiye’ye geldiler. Der Spiegel dergisinin haberine göre, Suudi
Arabistan, Umman, Ürdün ve Pakistan hükümetleri ile de benzer
görüşmeler yapılmış ve İran’a karşı düzenlenecek bir askeri harekat
üzerinde konuşulmuş. Goss ziyareti sırasında Türk yetkililere
İran’ın El Kaide ile işbirliğini belgeleyen üç dosya ve İran’ın
nükleer silah programının son durumu ile ilgili bir dosya
vermiş[32].
İran’a karşı Türkiye’nin desteğini almak, ABD açısından
önemlidir. ABD, İncirlik Hava Üssü’nde 90 adet sığınak tahrip edici
termonükleer B61 bombası bulundurmaktadır[33]. Bu üsten
İran’a nükleer silahlarla bir saldırı düzenlenmesi Türkiye’nin
onayına bağlıdır.
Türkiye’nin nükleer silahlanmasına onay verilmesi karşılığında
ABD’nin İran’a planladığı saldırıyı kendi topraklarından
gerçekleştirmesine izin vereceği iddiası bugün yorumcular tarafından
öne sürülen bir tez haline geldi[34]. Nükleer silahlanma
ile ilgili araştırmalar yapan Mustafa Kibaroğlu, Türkiye’nin nükleer
silahlanma isteğinin ardındaki güdüleri değerlendirirken, bir dizi
nedene değiniyor. Bunlar arasında ABD’nin ve NPT’nin Kuzey Kore’nin
nükleer silahlanmasını engellemekte yetersiz kalması, Türkiye’nin
güvenliğinin NATO’nun nükleer şemsiyesi altında sağlanmasına dayanan
Soğuk Savaş dönemi doktrinine karşı Türkiye’de oluşan güvensizlik,
ABD’nin Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurulmasına izin vermesinden
kaynaklanan güvensizlik sıralanıyor[35]. Kibaroğlu
Washington Post gazetesinde 7 Mart 2006 tarihinde yayınlanan bir
yazıda[36] kendisine Türkiye’nin nükleer programı ile
ilgili sorulan soruyu şu şekilde yanıtlamış:
“Türkiye’nin nükleer enerji programını artık
desteklemiyorum, çünkü gerçek amacın ne olduğu konusunda
kuşkuluyum.”
Saldırgan Amerikan dış politikaları nedeniyle bugün dünya yeni
bir nükleer silahlanma yarışı sarmalı içine girmektedir. Irak’ın
işgali İran’ın nükleer programını hızlandırmasına neden olmuş,
İran’ın girişimleri ise Türkiye’de nükleer maceranın tekrar
canlandırılması için bahane oluşturmuştur. Türkiye’nin nükleer
silahlanması için uluslararası konjonktür uygun bir zemin
sağlamaktadır ve mevcut hükümet ile askeri ve sivil bürokrasi de bu
konuda istekli görünmektedir. Nükleer enerjinin neden Türkiye için
gerekli hatta zorunlu olduğu yolunda bir kampanya zaten başlamıştır
ve buna nükleer güvenlik ile ilgili temaların da dahil edilmesi çok
da uzak bir ihtimal değildir. Bu noktada Türkiye’deki barış
hareketine ve anti-nükleer harekete büyük bir sorumluluk
düşmektedir. Nükleer enerjiye yalnızca çevre ve insan sağlığına
zararlı olduğu için değil, nükleer silahlanmaya zemin hazırladığı ve
küresel barışı tehdit ettiği için de karşı çıkılmalıdır.
1 “Nükleer
santralde kriterlere uyan 8 yer belirlendi.” 04.03.2006, Anadolu
Ajansı, Haber,
2 Fatih Uğur, “Nükleer Enerji
Yolda” Aksiyon Haftalık Haber Dergisi, Sayı: 579, 09.01.2006,
3 Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması
için bkz. BM web sitesi: http://www.un.org/Depts/dda/WMD/treaty/
4 Carter, Ashton B., and Stephen A. LaMontagne.
"A
Fuel-Cycle Fix." The Bulletin of the Atomic Scientists (January
/ February 2006): 24-25.
5 Seymour M. Hersh, “THE DEAL: Why is Washington
going easy on Pakistan’s nuclear black marketers? New Yorker
2004-03-08
6 Pakistan ilk atom bombasını 1998 yılında
patlatmıştır. 1989 yılında Pentagon için çalışan Richard Barlow,
Pakistan’ın ABD tarafından terörizmi desteklediği iddia edilen
ülkelere nükleer teknoloji sattığını belgeleyen bir rapor hazırlamış
ve bunu Baba Bush yönetiminde Savunma bakanı olan Dick Cheney’e
iletmiştir. Ancak ABD yönetimi, Afganistan’daki Sovyet işgaline
karşı yürütülen savaşı sekteye uğratacağı ve Pakistan’a yapılması
planlanan 1.4 milyar dolarlık savaş uçağı satışını engelleyeceği
için sözkonusu raporu hasıraltı etmiştir.
7 George Bush, yönetime geldiğinde Kuzey Kore’yi
de Suriye, Irak ve İran’dan oluşan şer eksenine dahil etmekte
aceleci davranmıştır. Bugün artık Kuzey Kore’nin adı geçmiyor, çünkü
nükleer kapasitesi anlaşılmıştır.
8 Bir barış aktivisti olan Mordechai Vanunu
1976-1985 yılları arasında İsrail’in Dimona nükleer reaktöründe
çalışmış ve 1986 yılında İngiltere’ye giderek Sunday Times
gazetesine belge ve fotoğraflarla İsrail’in nükleer programı
hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Sağladığı deliller sayesinde
İsrail’in 200 kadar nükleer savaş başlığı ürettiği tahmin
edilmektedir. Vanunu İsrail ajanları tarafından uyuşturularak
kaçırılmış, İsrail’e getirilerek vatana ihanet suçlaması ile 18 yıl
bir tecrit hücresinde hapis yatmıştır. 22 Nisan 2004’te serbest
bırakıldıktan sonra ülke dışına çıkması ve İsrail’in nükleer
programı hakkında konuşması yasaklanmıştır. http://www.vanunu.freeserve.co.uk/
9 Noam Chomsky, “Batı Asya’da A.B.D. Destekli
Devlet Terörü”, İmparatorluğa Karşı Durmak içinde Aram
Yayıncılık, 2002
10 Noam Chomsy, Kader Üçgeni, İletişim Yayınları,
s. 43.
11 a.g.e. s. 32.
12 Kitle imha silahlarının dağılımı için bkz. http://www.globalsecurity.org/wmd/
13 Zia Mian, Controlling
the Bomb, Economic and Political Weekly; February 22, 2006
14 Harsh V. Pant The
U.S.-India Nuclear Deal, Iran, and India's Future , January 31,
2006,
15 ABD’nin yeni doktrini için bkz. Noam Chomsky,
Irak bir Denemeydi, s. 157 Aram Yayıncılık, Ekim 2003 ve Doktrinler
ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek?, Noam
Chomsky, 7 Haziran 2004
16 Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek
ve Nasıl Yönetecek?, Noam Chomsky, 7 Haziran 2004,
17 Aslında bu füze sistemi, Sovyetler Birliği’nin
Reagan’ın “Yıldız Savaşları” projesini ortaya attığı 1983’den beri
gündemdedir. “Yıldız Savaşları” projesi o dönemde inşa edilmemiş
olsa da Reagan’ın bu projeyi hayata geçirme kararlılığı, dönemin
Sovyet lideri Andropov’un Rusya’nın “asimetrik tepkisi” olarak yeni
bir savaş başlığı geliştirilmesi için emir vermeye yöneltmiştir ve
Rusya bu projeye 20 milyar dolar yatırmıştır. Yıldız Savaşları
projesi Bush tarafından yeniden gündeme getirilince o zaman rafa
kaldırılan Rus projesi de canlandırılmıştır.
18 Owen Matthews, “Russian
Nukes Redux: Looking to recapture lost glory, Moscow is building a
new nuclear warhead designed to evade U.S. defenses” Newsweek
International,
19 Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek
ve Nasıl Yönetecek?, Noam Chomsky, 7 Haziran 2004
20 Michel Chossudovsky, The
Dangers of a Middle East Nuclear War: New Pentagon Doctrine:
Mini-Nukes are "Safe for the Surrounding Civilian Population"
February 17, 2006
21 ABD’nin yeni nükleer doktrininin gelişimi için
bkz. Michel Chossudovsky, Is
the Bush Administration Planning a Nuclear Holocaust? Will the US
launch "Mini-nukes" against Iran in Retaliation for Tehran's
"Non-compliance"? February 22, 2006
22 Michael Keefer, “Petrodollars
and Nuclear Weapons Proliferation: Understanding the Planned Assault
on Iran”, February 10, 2006,
23 Philip Giraldi, Attack on Iran: Pre-emptive
Nuclear War , The American Conservative, 2 August 2005
24 Beerman, William O., and Thomas Stauffer. “Is
Iran Building Nukes? An Analysis. The physical evidence for a
nuclear weapons program in Iran simply does not exist.” Pacific
News Service; Centre for Research on Globalization web sitesinde
mevcuttur. (2 February 2006),
25 Karl Vick, Energy, Iran
Spur Turkey's Revival of Nuclear Plans, Washington Post Foreign
Service Tuesday, March 7, 2006.
26 Türkiye
"nükleer tehdit"e karşı arayış içinde, Semih İDİZ, Milliyet, 18
Mart 2006
27 “MHP Atom Bombası İstiyor”, Yeni Binyıl
Gazetesi, 30 Aralık 1999
28 “Türkiye’de Nükleer Bilimler ve Nükleer
Teknoloji”, Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, Mühendislik ve Makine
Dergisi, Sayı: 404, Eylül 1993, S: 12. Aktaran: Arif Künar “Neden
Nükleer Santrallara Hayır?” Broşür.
29 Fatih Uğur, “Nükleer Enerji
Yolda” Aksiyon Haftalık Haber Dergisi, Sayı: 579, 09.01.2006,
30 Dave Martin, “The
Threat of Nuclear Weapons Proliferation from Turkey”, Nuclear
Awareness ProjectJune 1998,
31 David H. Martin, “The CANDU
Syndrome:Canada's Bid to Export Nuclear Reactors to Turkey”
Nuclear Awareness Project for the Campaign for Nuclear Phaseout,
32 Jurgen Gottschlich, “Spekulationen
über US-Schlag gegen Iran” Der Spiegel, 23 Aralık 2005.
İngilizce çevirisi için bkz. “U.S.
Reportedly Planning 2006 Attack on Iran” çeviren: Carl Bergquist
33 National Resources Defense Council, Nuclear Weapons in
Europe , February 2005
34 Michael Keefer, “Petrodollars
and Nuclear Weapons Proliferation: Understanding the Planned Assault
on Iran”, February 10, 2006,
35 Mustafa Kibaroğlu, “Beyond
Iran: The Risk of a Nuclearizing Middle East”, The Washington
Institute Luncheon
36 Karl Vick, Energy, Iran
Spur Turkey's Revival of Nuclear Plans, Washington Post Foreign
Service Tuesday, March 7, 2006.
|